top of page

BLOG

  • Çağrı Bak
  • 13 Eki
  • 2 dakikada okunur

Günümüz dünyasında insanlığın ihtiyaçlarının, problemlerinin ve isteklerinin giderek ortaklaşması nedeniyle küreselleşme olgusu, her geçen gün ulus devletler karşısında etkisini artırmaya devam etmektedir. Önceki yazılarımdan bir tanesinde belirtiğim üzere Mcluhan’ın “Küresel Köy” teorisi tam da bunun üzerine kurulmuştur. Bu yazımda işte bu “küresel köyde” konuşabileceğimiz “küresel bir dil olan” “Esperanto” ile ilgili olacak.


Farklı dilleri konuşan insanlar arasındaki iletişim zorluklarını en aza indirebilmek ve tüm ulus dillerinden bağımsız yapay bir dünya dili oluşturmak ereğiyle Polonyalı göz doktoru olan L. L. Zamenhof; Latin, Slav ve Germen dillerini esas alarak 1887 yılında yayınladığı Unua Libro isimli kitap ile Esperanto’yu tüm dünyaya armağan etmiştir. Kitabın yayımlanması beraberinde bu tarih aynı zamanda dilin kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir. Polonyalı Yahudi bir aileye mensup olan Zamenhof’un dillere olan ilgisi çocukluk yıllarına dayanmaktadır. Esperanto’yu icat etmeden önce Latince’yi sadeleştirmeyi denemiş ama bu çabası sonuçsuz kalmıştır.


 Yaşadığı bölgenin Yahudi, Rus, Litvanyalı ve Polonyalı insanlardan oluşan çok uluslu yapısı neticesinde insanların iletişim kurmakta zorlandığını gözlemlemiştir. Bu durum onun tüm insanların kolayca konuşabileceği, günümüzün evrensel dili “İngilizcede” olduğu gibi değil, yani kökende hiçbir ulusa ait olmayan, eşitlikçi bir dünya tahayyüllünde konuşulacak bir dünya dili yaratma gayesi içinde çalışmalar yapmasını sağlamıştır.


Binlerce yıldır konuşulan ulusal dillerde bile dil bilgisi kurallarının içinden çıkılamaz bir hal aldığı düşünüldüğünde birkaç dilin harmanlanmasıyla oluşturulan yapay bir lisanın dil bilgisi kurallarının, karmaşıklığının akıl alınamaz duruma düşmesi pek olasıdır. Bu bağlamda 1905 senesindeki Bologna Deklarasyonu ve “Fundamento de Esperanto” isimli kitabının yayımlanması ile birlikte dili oluşturan kuralların ebediyen bir daha değiştirilmemesi temennisiyle Esperanto koruma altına alınmıştır.


Esperanto’nun ulusal devletler açısından yarattığı yankılara değinmek gerekirse 1920’lerin başındaki Milletler Cemiyetinde yaşanan olay oldukça önemlidir. Dilin, Milletler Cemiyeti’nin çalışma dili olması için yapılan oylamada 10 delegenin tamamı evet oyu verirken yalnızca Fransız delege “Gabriel Hanotaux” Fransızca’nın dünyadaki prestijinin korunması gerektiği düşüncesiyle red oyu vermiştir. Bu çaba geleceğin küresel dili çalışmalarını baltalamış olsa da iki yıl sonra Milletler Cemiyeti, üye ülkelerin eğitim müfredatlarına Esperanto’yu eklemelerini tavsiye etmiştir.


Bir zamanlar Belçika ve Almanya arasında kalan özerk statüdeki Moresnett bölgesinde konuşulmaya başlanan Esperanto, Belçika’nın bu bölgeyi ilhakına kadar konuşulmaya devam edilmiştir. Dilin leviathan devlet gücü altında ezilişi diktatör Hitler ile devam etmiş, Esperanto dilinin holokost yıllarında dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudileri bir araya getirilmesi amacına hizmet ettiği gerekçesiyle bu dili konuşanları katletmiştir. Dönemin bir diğer diktatörü Mussolini İtalya’sında ise Esperanto’ya daha ılımlı yaklaşılmıştır.  


Birinci Dünya Savaşı sonucunda yıkılan imparatorlukların yerine kurulan ulus devletler, tarihin tekerrürden ibaret olduğu bir dünyada yerlerini,-yaşanacak bir üçüncü dünya harbi sonrasında- milliyetlerini yüksek refahı elinde bulunduran* barış yanlısı vatandaşların kuracağı küresel devletlere tercih etmekten çekinmeyeceklerdir. Bu bağlamda kültürün ayrılmaz bir parçası olan diller ulusal milletleri bir arada tutmaktadır. Esperanto dili ise küreselleşen dünyada “ortaklaşa” kültür oluşmasında kitle kültürü ve popüler kültür gibi kavramlarla birlikte böylesine bir işlev görmektedir.            

*(özde millet olmaktan uzak, birden fazla milletten insanların bir araya gelmesiyle oluşan devletlerden bahsediyorum, örneğin ABD gibi)    


Not: Yazarın bu yazısı daha önce İmZa Dergisinde yayınlanmıştır.

 
 
 
  • Çağrı Bak
  • 13 Eki
  • 2 dakikada okunur

Takvim yapraklarının 1962 yılını gösterdiği vakit, Kanadalı iletişim kuramcısı McLuhan yayımladığı “Gutenberg Galaksisi: Tipografik İnsanın Oluşumu” adlı eseriyle günümüzün küreselleşen dünyasıyla ilişkili birtakım açıklamalarda bulunmuştu. Bu yazımda McLuhan’ın görüşlerinin bir kısmını sizlerle paylaşarak, fikirlerinin günümüzün küreselleşen dünyasında geçerliliğini sınamanızı sağlayacağım. İlk olarak McLuhan ile ilgili bilmemiz gereken en önemli nokta, yaptığı çalışmalarıyla kitle iletişim araçlarının insan algısının ve duyularını nasıl şekillendirdiği? sorusuna cevap aradığıdır. Bu cevaplardan bir tanesi “Küresel Köy” metaforudur.


“Küresel Köyde mi Yaşıyoruz?”

Herkesin birbirini tanıdığı, başınızı çevirdiğiniz yerde “iki ayaklı mobeselere” yani balkonları tutmuş ninelerle birlikte bir köyde yaşadığınızı düşünün. Ömürlerinin 90+5. dakikasında olan bu yaşlı insanlar aldığınız nefesten bile haberdardırlar. Köyde o gün kim ne yapmış ne yapmamış tüm hadiselerin haberi onlardadır. Bu insanlar MİT gibi bir istihbarat servisine sahip oldukları için bunca enformasyona ulaşmazlar elbette. Bu durum köyün diğer coğrafik yerleşmelere göre oldukça küçük olmasından ve yaşlı köylülerin yapacak bir işleri kalmadığından ileri gelmektedir. Aynı bakış açısıyla günümüzde biz de küresel köyde “ayaklı Mobeselere” dönüştük. Ama bir farkla, bizim haber alma yöntemimiz bu insanlardan geleneksel açıdan daha farklı. Doğrudan değil dolaylı açıdan haberdar oluyoruz. Bazen avucumuzun içindeki telefon ve diğer akıllı cihazlar vasıtasıyla sosyal medyadan, bazen de televizyondan, radyodan ve gazetelerden “küreselleşen köyde” vuku bulan her olaydan nasıl da haberdar oluyoruz ama… Yani bugün “ABD Başkanı Biden, hangi açıklamalarda bulundu?” Ya da “Hindistan’da kalabalığa dalan otobüs kaç can aldı?” Tüm bu soruların cevabını verebiliriz değil mi? Sanki bu olaylar bizim köyümüzde gerçekleşiyor da hemencecik haberimiz oluyor. Sözün özü, artık kitle iletişim araçları sayesinde uçan kuştan bile haberdar oluyoruz.


“Eş Zamanlı Yaşamın Yaratılması” 

Bugün bir uçağa atlasak ve gidebileceğimiz en uzak noktalardan birine gitmek istesek bu noktaya ne kadar sürede ulaşabiliriz? Singapur Changi Havalimanı'ndan New York, John F. Kennedy Havalimanı’na A350-900ULR model uçakla 18 saat 50 dakika sürede yaklaşık 15 bin 348 km yol aldıktan sonra ulaşabiliriz. Üstelik daha yolculuğa çıkalı daha 24 saat geçmeden ufak bir köy turu atmış oluyoruz. Özel jeti sayesinde gün bitmeden üç kıtada doğum gününü kutlayan Türk medya patronunu hatırlayalım. Ulaşım araçlarının gelişmesiyle küresel dünya küçüldü ve cebimize girdi.  


“Western Union’un Gökçebel Köyü Şubesi”


Son durumu bizzat bir arkadaşımın başına gelen bir hadise üzerinden anlatmak istiyorum. İsmini vermeyeceğim müzmin bekar arkadaşım, günün birinde sosyal medyada gezer iken Ukrayna’da yaşayan manken bir hanımefendinin kendisine yolladığı mesajla koltuğundan sıçradı. Fırsat ayağına gelmişti. Yıllarca memleketinde bulamadığı kısmeti ona Ukrayna’dan ilanı aşk ediyordu. Dil problemi yaşasa da çeviri programı sayesinde bu sorun değildi. İlerleyen sohbet sonrasında artık sıra birbirlerini görmeye gelmişti. Kadını Trabzon Akçaabat’ın Gökçebel Köyü’ne davet etti. Etti etmesine ama kadın savaş yüzünden parasız kaldığını ve kendisine “bilet parası” göndermesi sonrasında şehre ailesiyle tanışmaya geleceğini söylemişti. Akabinde arkadaşım küresel köyde yaşamasını fırsat bilerek ulus aşırı para gönderme sistemi “Western Union” sayesinde kadına para gönderebildi. Yani görüldüğü üzere ödeme sistemleri de dünyayı sanki bir köyde yaşıyormuşçasına şekillendirmekte. Arkadaşımın kadına kavuşup kavuşmadığını soracak olursanız üç yıldır aynı umutla kendisini bekliyor. 😊  

 Bu yazımda kitle iletişim araçlarının, ulaşım araçlarının ve ödeme sistemlerinin dünyayı sanki bir köyde yaşıyormuşçasına şekillendirmesini anlatmaya çalıştım. Bu kuramın babası McLuhan’a minnetle…


Not: Yazarın bu yazısı daha önce İmZa Dergisinde yayınlanmıştır.

 
 
 
  • Çağrı Bak
  • 13 Eki
  • 2 dakikada okunur

Yazımın bir sonraki cümlesini okuduktan sonra gözlerinizi kapatın ve şu imgelerin hayalinizde canlanmasına izin verin. Omuzlarda siyah deri ceket, ayaklarda siyah renkli ağır bot veya çizmeler, gözlerde simsiyah gözlükler, kafada kask, uzunca saç ve sakal, altlarında “aynı marka” motor olan (sanki bir makineden çıkmışçasına birbirinin benzeri) insan topluluklarını düşünün. Sayıları milyonlarla ölçülen, dünyanın dört bir köşesinde örgütlenmiş ve gürültülü Amerikan motorlarıyla "düzenli olarak buluşmalar düzenleyen", sadakatle bağlı oldukları motor markasının üretimi olan kıyafetlerle gardıroplarını tıka basa dolduran, kendi kişiliklerini marka kişiliği ile bağdaştıran hatta ve hatta markanın kıyafetlerini giymekten de öte logosunu dövme yaptıracak kadar çılgınlaşabilen “HOG” üyelerinden bahsediyorum. Kendilerini anlatabilmek için uzun uzun cümleler kurduğum HOG (Türkçesi: Harley-Davidson Sahipleri Grubu) üyeleri, müşteri sadakati kavramının ne demek olduğunu Harley-Davidson markasını hayatlarının merkezine koyarak herkese göstermektedirler. Dünyada hiçbir tüketici müşterisi olduğu marka ile bu denli kişisel bir bağ kurmamaktadır.


Harley-Davidson yöneticileri, bayilerini destekleyerek gerçekleşecek buluşmalara sponsor olmalarını sağlarlar. Ayrıca buluşmalara da bizzat katılırlar. Bu onlar için önemli bir fırsattır çünkü kullanıcıların beklentilerini ve şikayetlerini bizzat birinci ağızdan öğrenerek feedback (geribildirim) alırlar ve yeni çıkan modellerin tanıtımını yaparlar.


Harley-Davidson markası “Amerikan özgürlükçülüğü” müşterilerine çok iyi pazarlamaktadır. Sürücüler, iki teker üzerinde kendilerini hiç olmadığı kadar özgür hissetmektedirler. Onlar için motor sürmek, tutsaklıktan kurtulmak demektir. Ayrıca Harley kullanıcıları sıkı bir Amerikan milliyetçidir ve geleneklerine oldukça bağlıdırlar. Harley kullanıcıları, buluşmalarında Amerikan bayraklarına ve Amerikan yanlısı mesajlara sıkça yer vermektedirler. Bu durumun oluşmasında Honda ve Suzuki gibi Japon marka motorların Amerika’da satışa sunulmasının etkisi büyüktür.


Satış konusunda Harley Davidson ve Japon menşeili motor markaları, Amerikan pazarında kıyasıya bir rekabet içerisindedirler. Bir dönem yılda 100.000 motor satan Harley-Davidson, Japon markaların düşük fiyat politikası sebebiyle bu rakamlara yaklaşmak bir yana iflasın eşiğine gelmiş ama yapılan başarılı “kalite geliştirme programı” sayesinde eski gücüne kavuşmasını bilmiştir. Japon markalarıyla farklılaşmaları sadece fiyat politikası ile sınırlı değildir. Halihazırdaki Japon marka müşteriler veya potansiyel müşteriler Harley sahiplerinin arzuladığı “güçlü sürüş deneyimini” arzulamazlar. Onlar için önemli olan özelliklerin cezbedici olmasıdır. (Dijital gösterge, arka hoparlör vb.) Ayrıca sessiz olması, arıza yapmaması, parçaların pahalı olmaması, Harley Davidson’dan daha hızlı olması da diğer istekler arasındadır.


  Özetlemek gerekirse kapitalizmin doğurduğu seri üretim ekonomisinin çıktısı olarak ortaya çıkan markalar, zamanla derin müşteri sadakati yaratır. Müşteri sadakati insanları “marka sosyalizasyonuna” iter ve markanın kişiliğini benimsemelerini sağlar. Marka kişiliğini benimseyen kullanıcılar da “marka topluluklarını” oluştururlar. Bu, müşteri ilişkileri bağlamında ulaşabilecek doruk noktasıdır.

“Zihninizi fetheden bir marka davranış, kalbinizi fetheden ise bağlılık oluşturur.” -Scott Talgo

Kaynakça: Güçlü Markalar Yaratmak Kitabı, David A. Aaker, MediaCat Yayınları, Syf 156-159


Not: Yazarın bu yazısı daha önce İmZa Dergisinde yayınlanmıştır.

 
 
 

© 2035 by Magic Marketing. Powered and secured by Wix

  • Youtube
  • X
  • Instagram
bottom of page