top of page

BLOG

Son yıllarda Türkiye’nin dizi ihracatı konusundaki yükselişi medyada sık sık haberleştirilmektedir. Yapılan bu haberler, konuyu ilgi çekici hale getirmekte ve araştırmacıların bu konu üzerine mercek tutmasına neden olmaktadır. Bu yazı Türk dizilerinin yurtdışındaki başarısının altında yatan nedenleri ve ihracat sürecini ele almaktadır.


Türkiye, ABD’den sonra en çok dizi ihraç eden ülke konumundadır. Orta Doğudan, Güney Amerika’ya tam 175 farklı ülkede Türk dizileri izleyiciyle buluşmakta. İTO’nun 2022 yılında yayınladığı “Kültürel Değişim ve Endüstrileşme Sürecinde Türk Dizileri” raporunda ihracat gelirlerinin 650 milyon dolar seviyesine tırmandığı belirtilirken, 2023 yılı sonunda bu rakamın 1 milyar dolara çıkması beklenmekte.


Tv Yayıncılığının ve Türk Dizilerinin Gelişimi

 

Tek kanallı dönemin ilk yıllarında özellikle yurt dışından ithal edilen diziler izleyici ile buluşmuştur. Bu dönemde yalnızca TRT’nin yayın yapması ve izleyicilerin TRT’den başka alternatifi olmaması dizileri hafızalara kazımıştır. Dallas, Arsene Lupen, Köle Isaura en unutulmaz diziler arasındadır. Ayrıca Türk Edebiyatından uyarlanan Hanımın Çiftliği, El Kızı, Küçük Ağa gibi diziler de izleyiciler tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Yayınlanan ilk Türk dizisi ise Kaynanalardır (1975). (1) Çok kanallı hayata geçişin ardından yıllar içerisinde içerik patlaması yaşanmıştır. 2000 yılı itibariyle Türk yapımları sektörleşmiştir. Sektörleşmede ve içerik patlaması yaşanmasında çok kanallı dönemin etkisi büyüktür.


İhracat Döneminin Başlangıcı

2001 yılında Deli Yürek adlı dizinin yayın haklarının Kazakistan’a satılması Türk dizileri için milat noktasıdır. Bu tarihte ilk kez bir Türk dizisi yurt dışında seyirciyle buluşmuştur. Deli Yüreğin başarısının ardından tam 6 yıl sonra Gümüş dizisinin Latin Amerika pazarında büyük ses getirişi Türk dizilerinin giderek yurt dışında tanınmasına neden olmuştur. Bu iki dizi sektör için oldukça önemlidir. Türk dizilerinin iç pazarda sevilip sevilmemesinin yurt dışındaki başarısına pek bir etkisi yoktur. Örneğin Son dizisi ülkemizde sadece 25 bölüm yayınlanırken aynı dizi İsveç’te reytinglerde bir numara olmuştur. (2)


İhracat Sürecinin Oyuncuları


İhracat sürecinin pek çok farklı şekilde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Birincisi tahmin edileceği üzere doğrudan yapım şirketi aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu noktada uluslararası fuarlarının önemi büyüktür. Bu kadar büyüyen bir sektörde aracı kuruluşların varlığı yadsınamaz, yalnızca içeriklerin pazarlamasını yapan distribütör firmalar da ihracat yapabilmektedir. Bu aracı şirketlere örnek olarak Global Agency ve Calinos Holding verilebilir. Son olarak TV kanalları da tıpkı yapım şirketleri gibi içeriklerini doğrudan kendileri satabilmektedirler.


Başarının Ardındaki Sır


Özellikle 2006 yılından sonra hızla artan dizi ihracatı, Balkanlar’da, Ortadoğu ülkelerinde ve Latin Amerika’da sıklaşmıştır. Latin Amerika ülkeleri açısından düşünüldüğünde bir dönem bu coğrafyalarda oldukça sevilen ve buradan tüm dünyaya yayılan Maria Mercedes, Aşk Meleğim gibi Latin Amerika menşeili pembe dizilerin ardından bölge insanının Türk dizilerini beğenmesi önemlidir. Esra Güngör Kılıç’ın kaleme aldığı, “Kültürel Değişim ve Endüstrileşme Sürecinde Türk Dizileri” raporunda yayınlanan makalede (Türkiye’de Dizi Üretim-İhracat Dinamikleri İlişkisi ve Kültürel Üretim) sektör temsilcileri ile yapılan görüşmelerde elde edilen bulgular Türk dizilerinin başarısı ardındaki sırrı aralamakta. Sektör temsilcilerinin ortak görüşüne göre Türkiye’nin çok kültürlü oluşu dizilerin her ülkede izleyici bulmasını sağladığını ve de ayrıca Türkiye’nin yakın kültürel ilişki içerisinde bulunduğu coğrafyalarda ortak kültürel kodların dizilerin seyredilmesine olanak tanıdığı belirtilmiştir. Ortadoğu, Balkanlardaki ve tüm dünyadaki önlenemez yükselişi bu şekilde açıklayabiliriz. Sektör çalışanı Ahmet Ziyalar, bu durumu şöyle özetlemektedir: “Dizilerimizde yer alan bir hikâyeyi gören, izleyen dünyanın neresinde olursa olsun kendisi ile özdeşleşebilen bir şey yakalayabilmektedir.” Türkiye’nin dizi ihracatı konusundaki bir diğer avantajı uzun süreli bölümleri. Ülkemizde özellikle Amerikan dizilerini beğenenler tarafından uzun dizi süreleri eleştirilse de bu durum önemli bir avantaj sağlamakta.

Fatih Altaylı’nın 18.08.2013 tarihinde HaberTürk gazetesinde yayımlanan yazısında uzun yıllardır yurt dışına dizi ihraç eden bir arkadaşıyla yaptığı sohbetten aktardığına göre olay akışının uzun uzadıya verilmesi izleyicinin konuyu anlamasında önemli bir unsurdur çünkü aileler dizi izlerken başka işlerle meşgul olmaktadırlar. Tecrübeli yapımcı sorulan soruya şu şekilde cevap vermiştir: “Bizde televizyon Amerika'da ya da Batı Avrupa'da olduğu gibi izlenmiyor. Bir yandan dizi izliyor aileler, bir yandan çocukla uğraşıyor, bir yandan çay servisi yapıyor, bir yandan telefona bakıyor, bir yandan küçük çocuğu yatırıyor, büyük çocuğun dersini çalışıp çalışmadığını kontrol ediyor. Tüm bunları yaparken de dizi izliyor. Tempo düşük olduğu için, tüm bu uğraşlara rağmen diziyi kaçırmıyor, konuyu atlamıyor." Ayrıca yapımcı; Arap coğrafyasının, hatta Avrupa’nın ve Akdeniz ülkelerinin bile bu tarz televizyon izleme kültürüne sahip olduğunu belirtmektedir. Genel olarak özetlemek gerekirse, Türk dizilerinin uluslararası arenadaki başarısının altında yatan nedenleri, ülkemizin çok kültürlü oluşuyla ve komşu coğrafyalar ile (özellikle Balkanlar ve Ortadoğu) kültür aktarımı içerisinde bulunmasıyla açıklayabiliriz. Bu başarı Prodüksiyon şirketleri, TV kanalları ve distribütör firmalar aracılığıyla gelmektedir.

Not: Yazarın bu yazısı daha önce İmZa Dergisinde yayınlanmıştır.

 
 
 
  • Çağrı Bak
  • 13 Eki 2025
  • 2 dakikada okunur

Megapollerde ve metropollerde yaşamın getirdiği ve de küçük kentleri, büyük kentlerden ayıran en önemli durumlardan bir tanesi olan “zaman kaygısıyla sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmak…” günümüz toplumlarının en büyük sorunlarından yalnızca bir tanesi. Ülkemizde refah seviyesinin her şehre eşit dağılmaması nedeniyle en fazla nüfus yoğunluğuna sahip -Avrupa’nın tek megapolü olan-İstanbul’da çalıştığım günlerde bu duruma sıkça maruz kalmıştım. (Megapol kavramı, nüfusu 10 milyondan fazla olan şehirler için kullanılmaktadır.) Neyse ki şu an kendi resmi olarak cittaslow (sakin şehir) olmayan ama benim için cittaslow sayılan sakin kentimde sürünerek bile istediğim yere, istediğim zamanda varabilirim.

İtalyanca şehir manasına gelen “citta” kelimesi ile İngilizce yavaş manasına gelen “slow” kelimelerinin bir araya gelmesiyle bugün bu yazıyı yazmama sebep olan sakin şehir cittaslowlar; ilk olarak 4 İtalyan belediyeleri olan Greve in Chianti, Orvieto, Positano ve Pollica’nın işbirliğinde sakin şehir ilan edilerek, günümüz için toprağa ekilen tohumlar olmuşlardır ve artık günümüzde sakin şehir sayısının artmasıyla cittaslowlar uluslararası statüye kavuşarak, Cittaslow Belediyeler Birliği organizasyonu adı altında “hızlı dünyamızı” “sakinleştirmek için” çalışmalarına devem etmektedir. Sakin şehirlerin nüfusunun 50.000’in altında olması beklenmektedir. Ülkemizde ilk sakin şehir İzmir’in Seferihisar (2009) ilçesidir. Son ilan edilen cittaslow kentimiz ise Karabük-Safranbolu olmuştur. Ahlat, Akyaka, Eğirdir, Gökçeada, Güdül, Göynük, Gerze, Köyceğiz, Halfeti, Mudurnu ve Perşembe ülkemizin diğer sakin şehirlerdir.


Cittaslow hareketi, yerel unsurları ön plana çıkarmasıyla doğal kültürün korunmasına katkı sağlamaktadır. Kapitalizmin yarattığı; popüler kültür, kitle kültürü gibi yapay kültürler ile devamlı bir savaş halindedir. Özellikle üye cittaslowlar, sakin şehir felsefesinin bir benzeri olan, fastfood yiyeceklere karşı başlatılan “slowfood” hareketine sahip çıkarak unutulmaya yüz tutmuş kültürel yemeklerinin dünyaya tanıtımı yapmaktadırlar. Bu sakin şehirler için önemli bir fırsattır.


Üyeler ayrıca doğal çevrenin iyileştirilmesi adına çevreye zarar veren yenilenemeyen enerji kaynaklarını değil, alternatif enerjilerin geliştirilmesini destekleyen bir çevre politikası oluşturmuştur. Bu politika, hava, su ve toprak kalitesinin sürekli olarak değerlendirilmesini yapmakta ve şehirlerde kamusal yeşil alanların oluşturulmasını, tarihi bölgelerin restorasyonunu, yaşam konforunu artıracak kentsel altyapının gelişimini ve engelliler için erişilebilir mimari alanların yaratılmasını hedeflemektedir.


Sakin şehirler yukarıda anlatılan hedeflere ulaşabilmek için çalışmalar yapmaktadırlar. Bu çalışmalar Cittaslow Belediyeler Birliği’ne girmek isteyen belediyeler için tamamlanması istenen kriterlerdir.


Cittaslow olabilmek için aday sakin şehirler belirlenen bu şartları yerine getirmeleri gerekmektedir. Yerel ürünlerin teşviki, çevresel sürdürülebilirlik, trafik kontrolü ve yaya önceliği, kültürel ve tarihi mirasın korunması ve son olarak yavaş yaşam tarzının teşvik edilmesi gereklilikler arasındadır. Bu beklentilerin en az yüzde ellisini yerine getiren aday belediyeler, cittaslow olarak ilan edilmektedir. Dünyada en fazla cittaslow Avrupa Kıtasında bulunmaktadır. Son verilere göre bu konuda İtalya başı çeken ülke konumundadır. Tam 87 üyeye sahiptir. Polonya 39, Türkiye 25, Fransa 13 Hollanda ise 10 üyeye sahiptir.


Bu yazımda insanoğlunun mağaralarda yaşadığı günlerden bugüne şehir hayatının bunalımlarına alternatif olan sakin şehir\cittaslowlar hakkında bilgi vermeye çalıştım. Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.


Kaynakça: Cittaslow International Network: An Example of a Globalization Idea? makalesi - Wikipedia


Not: Yazarın bu yazısı daha önce İmZa Dergisinde yayınlanmıştır.


 
 
 
  • Çağrı Bak
  • 15 Ağu 2025
  • 2 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 13 Eki 2025

Think tank kuruluşları, ülkelerin politika üretim ve karar alma süreçlerine katkı vermek ereğiyle örgütlenen ve bu amaçla yaptıkları bilimsel araştırmalarını, raporlarını ve tavsiyelerini kendi yayın organlarında paylaşan örgütlere verilen isimdir.

Think tank kavramı Türkçeye; “düşünce merkezi”, stratejik araştırmalar yapan sivil toplum örgütleri” ve “düşünce kuruluşu” olarak geçmiştir. Tanımda da belirtildiği üzere düşünce merkezleri, siyasal karar alıcıların politika oluşturmalarına destek vermek amacıyla daha çok uluslararası ilişkiler, iletişim, siyaset ve savunma-ulusal güvenlik vb. alanlarında çalışmalar yapmaktadır.


Türkiye’de bu kuruluşlarda çalışma yapan kişiler “düşünce merkezi araştırmacısı”, “analist”, “siyasi analist” ve “dış politika araştırmacısı” gibi unvanlarla anılırlar. Ülkemizdeki düşünce kuruluşlarına, Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ve 3H Hareketi örnek olarak verilebilir. (1)


İlk düşünce kuruluşunun ne zaman kurulduğuna yönelik net bir bilgi olmamakla birlikte, 1832 yılında kurulan “Franklin Institute” isimli think tank, ABD’de düşünce kuruluşu olgusunun başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Kanada’da ise ilk düşünce kuruluşu 1908 yılında “Round Table Movement” adıyla kurulmuştur. (2)


Düşünce kuruluşlarının işlevleri ve kurumsal yapıları nedeniyle bu alanda çalışan araştırmacılar tarafından farklı şekillerde sınıflandırılmıştır.


Kent Weaver, 1989 yılında ortaya koyduğu üçlü tipoloji ile düşünce kuruluşlarının sınıflandırılmasına katkı sağlamıştır. İlk olarak düşünce kuruluşlarını “öğrencisiz üniversiteler” olarak nitelendirerek üniversiteler ile olan farkını belirtmiştir.

Bu ayrıma giren düşünce kuruluşları, üniversitelerden farklı olarak öğrenci yetiştirmek yerine yalnızca akademik araştırma yaparlar. Amerika Birleşik Devletleri’nden The Brookkings Institution ve Hoover Institution bu kuruluşlara örnek olarak verilebilir.

İkinci bir tipoloji ise “sözleşmeye dayalı düşünce kuruluşlarıdır.” Bu kuruluşların araştırma konuları bağlı olduğu hükümetlerce belirlenir ve bu doğrultuda araştırma yaparlar.

Sözleşmeye dayalı think tank kuruluşları daha çok yayınladıkları raporlar ile bilinirler. Örneğin, ABD’nin en büyük düşünce kuruluşlarından biri olan RAND Corporation, Amerikan Savunma Bakanlığı’na bağlı bir sözleşmeli düşünce kuruluşudur.

Bu tarz kuruluşlar araştırma alanını seçme özgürlüğüne sahip olmama yönüyle ve sözleştikleri kuruma mali açıdan bağlı olmaları yönüyle “öğrencisiz üniversitelerden” ayrılırlar. Son olarak Weaver, “tarafgir düşünce kuruluşları” ayrımına giderek karar alıcılar ile ideolojik açıdan ortak bir bağa sahiplik kuran düşünce kuruluşlarını ortaya koymuştur.


ABD’deki “Heritage Foundation” ve “Economic Policy Institute” gibi düşünce kuruluşları bu tipe örnek verilebilir. Daha sonra bu alanda araştırma yapan James McGann ise Weaver’ın yaptığı “tarafgir düşünce kuruluşları” ayrımını geliştirerek “bağımlı düşünce kuruluşları”, “bağımsız düşünce kuruluşları” ve “melez düşünce kuruluşları” olmak üzere üçlü bir ayrım yapar. (2)


Günümüzün bilgi çağında ülkelere ve dünyaya yön veren hükümet temsilcilerinin itici gücü olan düşünce kuruluşlarının etkileri önümüzdeki yıllarda giderek artmaya devam edecektir. Düşünce kuruluşlarının Türkiye ile tanışması yeni olsa da bu alanda yapılacak çalışmalarla düşünce kuruluşlarının öneminin ülkemiz açısından anlaşılması önemli bir temenni noktasıdır.


Yazar: Çağrı Bak

Kaynakça: (1) wikipedi.org (2) (KÖSEOĞLU & KÖKTAŞ, 2017)- Bilgi, Güç ve Siyasetin Kesişiminde Düşünce Kuruluşları: Kamu Politikaları Bağlamında Bir Analiz- Yönetim Bilimleri Dergisi 15. Sayı


Not: Yazarın bu yazısı daha önce İmZa Dergisinde yayınlanmıştır.

 
 
 

© 2035 by Magic Marketing. Powered and secured by Wix

  • Youtube
  • X
  • Instagram
bottom of page